HER HÜZÜNDE NİCE ZAFER BESLERİZ / BU BİR TARZ MESELESİ

müzik dinle video izle

KEŞKE YALNIZ BUNUN İÇİN SEVSEYDİK BU ŞİİRİ: CEMAL SÜREYA / AkkA

 

KEŞKE YALNIZ BUNUN İÇİN SEVSEYDİK BU ŞİİRİ: CEMAL SÜREYA ŞİİRİNİ KISA BİR OKUMA DENEMESİ

 

“İlkokulda ben adımdan, soyadımdan, okulumdan, mahallemizin adından, sokağımızın adından utanırdım. Düşünün: adım Cemalettin, soyadım Seber( ki anlamı yok, herkes yanlış anlıyor); Pürtelaş mahallesinde oturuyoruz, sokağımızın adı da Tavukuçmaz… Okulum da ahşap bir yapı; A, B, C diye şubeleri olmayan çok küçük bir okul. Pürtelaş’ın anlamını da bilmiyorum. Tabi yıllar sonra anladım gerçeği: O adlar (benim kendi adım dışında) ne güzel adlarmış! Ben o sıralar 8-10 yaşlarındayım…”. Cemal Süreya’nın bu sözlerini okuduktan sonra onu ve şiirini anlamak bakımından ne var ne yoksa baştan almak gerektiğini anladım. Tabi ki hayat hikâyesi olmazsa olmazıdır tek kişilik tanışmanın. Şair, hayatın üzerinde oluşturduğu derin çizikler ve hasar ile doğar. “Sevda sözlerini” elimize alıp bu hayat hikâyesine uzaktan bir siluet misali bakmayı deneyeceğiz.

 

Şiir denince farklı sesler duymak her daim olasıdır. Şöyle diyelim. Neruda’ya göre ay ışığı, hüzünlü kuğu, sevgilim, hiç kuşkusuz şiirin en asli ve önemli unsurlarıdır ve fakat Mayakovsky’ye dönerse yüzümüz, şair, yazdığı şiirin işlevini “bir devrim yazarı olarak var olma, devrim için var olma, kavgadan uzak kalmama hakkımı savunarak, savaşa koyulma” şeklinde açıklar ve yine şiirin amacı “ozanın kıvırcık bir koyun gibi gezinen, lirik ve sevdalı temaları meleyen biri olmadığını göstermektir” der. Bundan dolayıdır ki şiir için tam manasıyla nesnel bir görüş belirtmek imkânsız gibidir. Yazının temeline bir görüş almadan Süreya şiirinin bizde uyandırdıklarını seslendirelim.

 

“Sevda sözleri” büyük bir ağaç. Üvercinka, Göçebe, Beni öp sonra doğur beni, Uçurumda açan, Sıcak nal, Güz bitiği, Kalanlar toplamında bir şiir denizi. Evet, Süreya’dan bize kalanlar. İlk şiiri “Şarkısı-beyaz”ı Mülkiye dergisinde yayımlayan Süreya ilk kitabı “Üvercinka” ile şiire sağlam bir giriş yapmış ve ismi bu kitapla anılır olmuştur. “Adının bir harfini atan” Cemal Süreya şiirini konuşabilmek için imge konusunda da bir düşünce sahibi olmamız gerektiğini düşünüyorum. İmge, şiir muhatabının aslen bilip tecrübe ettiğini sair zamanlarda hatırlatıp, sancılı hislerin doğmasına neden olan -olabilecek- sözlerdir. Şairin de farklılığı ve çarpıcılığı birçok gereğin önüne almasıdır diye düşünüyorum. Buna en iyi cevabı şairin en büyük mahsulü -sevda sözleri- cevap verecektir deyip şiirlere geçelim.

 

Bu şiirleri okurken imgelerin yeterince karmaşık fakat bir o kadar ustaca kullanıldığını görürüz. Şairin her şiirine başyapıt gözüyle bakamayacağımız gibi okur da algı düzeyi ve şiir zevkine göre değer biçecektir imgeye ve şiire. Şiirin izinden yürüyerek karşımıza çıkanları şu mısralarla vermek uygun görünüyor. Adam adlı şiirinde “Adam yıldızlara basa basa yürüdü / Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı” der Süreya. Okuyanı dumura uğratacak, şaşırtacak, her okuyanın farklı bir mana çıkarabileceği ve çoğu insanı etkileyebilecek sözler, çağrışımlar çağrışımlar… Okuyanın gözünde canlanma ihtimali çok yüksek olan birçok fotoğraf vücut bulacaktır bu dizelerin ertesinde.

 

Bir sonraki şiiri aşkta ise “Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git. / Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler / Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin” der usulca. Şair aşkı doyasıya yazar. Kadına, ikinin ikincisine derinden sevdalıdır. Sevda Sözlerinde teklik ve yalnızlık değil de her daim iki kişilik yazılmışlık izlenimi verilmektedir. “Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti / Çünkü iki kişiydik” Dalga şiirinde “Ben ömrümde aşk nedir bilmedim / Süheyla’yı saymazsak ha ha ha” Süreya’nın şiirinde ikinin, çiftin büyük yeri var. Evet, bölüşmek başlı başına bir değerdir. Yalnızlığı da sevmeyecektir, bazen, aşırıya kaçan ciddiyeti de. Yeri gelecek bir güvercinin uçuşunu bölüşecektir yeri gelecek gökyüzünü…

 

Özdemir İnce’nin şiir ve gerçeklik kitabında söze dair hayli ilgi çekici bir hikâye vardır. Kör bir dilencinin boynundaki tabelaya “doğuştan kör” yazısı yerine “bahar geliyor, ama ben yine göremeyeceğim” yazıldıktan sonra onu görenlerde daha fazla etki bıraktığı anlatılmaktadır. Dilenciye yapılan yardım 6-7 kat artmıştır. Ardından Roger Caillois’nin “sanırım söz sanatının, dolayısıyla şiirin başlangıcının kaynağı buradadır” tespitine yer verilmiştir. Şiir söyledikleri kadar vardır. İkinci Yeni’nin temelinde de zannediyorum bu daha fazla ve etkili söyleme isteği yatmaktadır.

 

Şairi, şiirin kılcal damarlarında dolaşırken görürüz. İmgelerin de yardımıyla şiiri bize görünür kılar şair. Bunalım takıntısı olmasa da yeri geldiğinde kelimeleriyle okuyucuyu köşeye sıkıştırır ve sorar “Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”

 

Şiir adlı şiirinin “Ama İstanbullar kadınlar denizyıldızları / Hepsi hepsi geminin altında / Şişeler de orada çuvalın üstünde / Elimle koymuş gibi biliyorum” dizeleriyle anlaşılmazlığın sınırlarını zorlar şair. Bunu söylerken en başta söylediğim söze dönmek istiyorum. Şair çağının tanığı olduğu müddetçe, yani gözlerini yummadıkça, yaşadıklarını yazar. Biz onu ne kadar tanıyorsak o kadar anlar, anlaşılır kılarız. “Bizi bir kamyona doldurdular / Tüfekli iki erin nezaretinde / Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular / Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar / Tarih öncesi köpekler havlıyordu”. Derken şair yaşadığı sürgünü ve tarih öncesi köpeklerin havlamasını nasıl unutmadıysa, Süreya’yı tanıyan okuyucuya o denli etkileyici, görünür kılar. Diğer türlü pek de bir şey ifade etmeyecektir. Bunların yanında Süreya şiirinin vazgeçilmezi farklı kelimelerden de örnekler verelim. “Gözleri göz değil gözistan”, “gülüm-mera”, “kahin-klin” gibi kullanımlar ortalama şiir okuyucusuna mana olarak sessiz kalacaktır.

 

Cemal Süreya’nın şiiri dünyaya bakan, dünyevi hazlarla yoğrulmuş, bu bakış ile içli dışlı olmuş bir şiirdir. Erotizm Süreya’nın sağ koludur fakat “Sevda Sözleri” erotik şiirler toplamıdır dersek herhalde haksızlık etmiş oluruz. Güzelleme adlı şiirinde “Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur / Ne günah işlediysek yarı yarıya” der. Bunun yanında şiir başka açılardan da bize, soracağımız sorulara ses verir. “Romantik Politik” diyebileceğimiz şiirler de yazmıştır Süreya Bu tabirin içi açılıp doldurulmalıdır tabi fakat ben burada örnek olacağını düşündüğüm bir şiiri işaret edip işin içinden sıyrılmayı düşünüyorum. “Onlar İçin Minibüs Şarkısı” bu bağlamda okunabilir. Sevda Sözleri”nin erotik şiirler toplamıdır dememizin haksızlık olacağını adeta haykırır bu şiir.

 

“Pat pat pat diye gülerler bir motosiklet neşesiyle / Ama zariftirler de bir bisiklet kazasında ölmeyi akıl edecek kadar / patatesin ağaçtan mı koparıldığını tartışacak kadar naiftirler de / Hakçası bilmedikleri yoktur, bütün balık adlarını bilirler bir kere /…/ Kadındırlar nişanlıları kendilerine ada falan armağan ederler / Dardırlar da, söz aramızda, çekecek kullanarak işlemde bulunmak gerekir /…/ Ulusçudurlar bunun kanıtı olarak viskiyi kâseyle içerler / Ama batılıdırlar da lahmacuna havyar sürecek kadar…” Evet, onlar. Biz, şairin deyimiyle onların kim olduğunu bilmememize rağmen zannediyorum şiiri okuyunca bir özne bulmakta güçlük çekmeyeceğizdir.

 

Fakat biz şiirlerin genel havası içerisinde çoğu kez Süreya’yı Edip Cansever’in “erguvan imparatorluğunda” sevda sözleri fısıldar bir halde duman altı kelimelerle uğraştığını görür gibi oluruz. Bu durum ise şaire hayli yakışır. İçinde bulunulan dönem de bu “kendi kendinelik” durumunu dolaylı olarak zorunlu kılmış ve belki de teşvik etmiştir. Bu durum dönemin düşünen insanlarında geniş çapta, yön değiştirme yoluyla büyük kırılmalara neden olmuştur. Zira büyük şairler silsilesinin devamı için bu tür etkiler, büyük kırılmalar gereklidir. Bundan ötürüdür ki biz Süreya’yı büyük şairler zincirini oluşturan sağlam halkalardan biri saymakta bir beis görmemekteyiz.

 

“Yarım kafiyenin hatırı için” de zannediyorum yapamayacağı şey yoktur şairin. Süveyş şiirinde “Dengesini uzun bıyıklarına bağlı yürürken / Son derece ince bir kadın yüzünden sallantılı” diyerek sanki kendinden bir kesinti sunmaktadır okuyucuya.

 

Cellât havası şiirinde iyice ezbere alınmış bir gerçeği yaşar gibi söyler “Ey idama hükümlü yurttaş / Altından çekilince iskemle/ İdare edebilirsen soluğunu / Yaşarsın kısa da olsa bir süre”. O nedenle “İçlenmek sanatında da bir o kadar ustadır”. Bunca şey yazdıktan sonra da “Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek” der.

 

Banko şiirinde “Tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu” diyor fakat “sigarayı bırakanın şiiri”nde sigara içmemek birinci işim deyip kestirip atıyor. Sigarayı bırakmış olması inanması güç bir söz olur. Aynen “Yazmam daha aşk şiiri”nde dediği gibi. Buna rağmen “Biz tutup sigarayı güzelce ona tamamlıyoruz”.

 

Türkçeye hassasiyetini bildiğimiz Süreya, Yunus ile Türkçe’nin süt dişleri arasında bağ da kurmuştur. Birçok şair ve arkadaşı için dillendirdiği kalemin Yunus Emre’den de bahsetmesi bu hassasiyetin derecesi hakkında bir fikir verebilir. Şairimizin diğer isimler için yazdığı şiirler de başka bir yazının konusu olsun.

           

Evet, biz Cemal Süreya’nın şiirinin üstündeki kaymağı yerimiz nispetince kabaca sıyırmaya çalıştık. Üstünde konuşamasak da sizler için birkaç dizeye daha dikkat çekelim.

 

“ölümü hiç düşünmedim”

“iki alev gibi yürüdük sokaklarda”

“Alınyazımın tek okunaklı yeri”

“Bakarsın dün en güvendiğin kişi / karşı tarafın şahidi olmuş / işte acıdır bu da / ölümden de korkusundan da”.

 

Marx’ın sorusuna gelelim son olarak. “Neden bazı şiirler günün birinde sönüyor da bazıları yüzyıllar boyunca ışıklarını iletmeye devam ediyor? Tabi bu sorunun cevabını burada aramaya kalkmayacağız. Zira birkaç kısa izah ile de işin içinden çıkamayız. Bu unutulma meselesini ikinci yeni ve Süreya bağlamında ele alırsak, ikinci yeni her daim “müstakil şiirler toplamı” olarak değil de olağanı silkeleyen, baş kaldıran, farklılık getiren bir akım olarak yaşayacak ve hatırlanacaktır. Meydanlara, yüreklere, dillere inmeyen şiirin asırlarca boy atması hiç olmazsa çürümeden yaşaması dahi düşünülemez. Bir şiirin de ne kadar “biz” olduğunu ancak ve ancak zaman gösterecektir.

 

Kapağı kapatmadan önce kitabın sonunda bulunan “Biliyorum sana giden” şiirini okumazsanız içiniz rahat etmeyecektir. Cemal Süreya gibi biz de noktayı şöyle koyalım.

 

Ölüyorum tanrım

Bu da oldu işte.

 

Her ölüm erken ölümdür

Biliyorum tanrım

 

Ama ayrıca, aldığın şu hayat

Fena değildir..

 

Üstü kalsın..

 

Cemal Süreya bu şiiri söyledikten bir gün sonra 9 Ocakta bu dünyaya esaslı bir şiir bırakarak ölümü tatmıştır. “Sonrası iyilik güzellik”…

 

 

1.Ece Ayhan, Şiirin Altın Çağı, YKY, Nisan 1993

2.Cemal Süreya, Sevda Sözleri, YKY, Şubat 2009

3.Özdemir İnce, Şiir ve Gerçeklik, Türkiye İş Bank Kültür Yay. , Ekim 2001

4.Mehmet H. Doğan, Çağının Tanığı Olmak, YKY, 1.Baskı

5.Derleme, Saf Şiir Yoktur, Broy Yay. , 3.Baskı

 

 

 

 değirmen dergisi sayı:19

Abdulkadir AKDEMİR


 

21:22 - 2009-11-21 - yorum {yok} - yorum yaz


ŞEHRENGİZ DERGİSİ SAYI:3 / İZ / AKKA

 

 

İZ

 

Şehirler bizi sordu caddelerine

Ateşin düştüğü yer sulak bir alandı

 

Demir attık kan denizine, dibe indi gözlerimiz

Yağmura artan hüznüyle karışan kadın sustu

 

Müstakil yıkıntılar, her insan basamaksız yükseliş

                                                                            sanarken

Milattan öncesine yuvarlanan ilerleyişlerdik mesela

 

Baş eğmeyen kelimeler sayıkladık uykumuzda

Uyanınca erittik buz dağlarını ve boğulduk sonunda

 

Kırdık mızrakları, kerkenez yarım kanat başucumuz

Ölümü koklayarak yaşamış, yolumuzu bulmuşuz

 

İz sürmüş melek, toprak yarılmış, karanlık kusmuş

Yürüyen uzaklara varmış, koşanlar çok yorulmuş

 

Zamane pencereler ardı isli önü sis bakınca

Alabildiğine göz kuşatmış karanlığın koynunu

 

Mahremiyet yalınayak dağılmış ortasından

Bebek suskun, anne küskün gidenin arkasından

 

Gök denizinin dibinde yürüyen insan

Vurgun en çok sana yakışır

Bırak sen gelmeyeni

Yosun bağlasınlar

Ardından

 

 

 

 

Şehrengiz dergisi sayı:3

Abdulkadir AKDEMİR

 

21:14 - 2009-11-21 - yorum {yok} - yorum yaz


The World Was Like a Boring Short Film* / BİZİM MAHALLE / AKKA

 

The World Was Like a Boring Short Film*

 

Abdulkadir AKDEMİR

 

I know something important if I want to die

Without letting someone know

Doesn’t work living a solitary life, being a dervish or all beauty

To our puppet, elfs who doesn’t know how to speak

Should teach how to die

This is a roulette, if once you, once I don’t die everyday

Or we don’t pretend to die

The world wasn’t even worthwhile that we wore to our feet

 

Going on the road I found this frenzy and it was peaky

The secret that the rain gave to my face. Drop a little bullet!

The ache sheltering the cave of my teeth,

At night shooting of the coldness

Newspaper burned, flaming the sun up the blood and sweat

The dogs wandering on our footprints, now two footed,

No matter where we turn, carrion of world falls behind us

 

Neither our pauperization is clear

nor we learned how to stand our head high

For a life-time we waited the death as in passing it could pay a visit

We just cut all the streets, the roads going long from a part and

The cries of unresolved assassination

If the goer do not turn back, we who don’t like to go

Should have gone

Turning on a frisky mass in the morning and in the night

No, no we couldn’t do that it was hard to not to go mad

We couldn’t love for the world was like a boring short film

 

*“Bizim mahalle” için İngilizceye çeviren: Buket KÖYTEPE


KISA METRAJLI SIKICI BİR FİLM GİBİYDİ DÜNYA

 

 

Kimseden habersiz ölmek istiyorsam bir bildiğim vardır

Tutmamıştır münzevilik, dervişlik ve bil umum güzellik

Kuklamıza ölüm nedir öğretsin konuşmayı bilmeyen kötürüm cinler

Zarını kırsın en çetrefilli yanından kemikler yani bu kumarın

Rulet bu hani bir sen bir ben ölmesek her gün, ölür gibi yapmasak ya da

Ayağımıza geçirdiğimiz kadar bile değerli değil ki dünya

 

Bu cinneti soldan giderken buldum, solgundu

Verdiği sır yüzüme yağmurun: damla biraz kurşun

Dişimin kovuklarına sığınan ağrı, gece, vuruluşu soğuğun

Gazete yanık, harlıyor güneşi kan ter, curcuna vesair

Ayak izlerimizde köpekler dolaşıyor iki ayaklı şimdi

Biz ne tarafa dönsek arkamızda kalıyor dünyanın leşi

 

Ne süründüğümüz belli ne başımızı dik tutmayı öğrendik

Bir ömür bekledik geçerken uğrasın diye ölüm

Kestik caddeleri, uzayan yolları bir yerinden ve sesini faili meçhullerin

Giden dönmeyecekse gitmeliydik ki dönmeyi sevmeyen bizler

Yerinde duramayan aciz bir kütlenin üstünde gece gündüz dönerek

Hayır hayır yapamazdık, delirmek işten değildi…

Sevemezdik zira kısa metrajlı sıkıcı bir film gibiydi dünya

 

 

Ortanca dergisi sayı:14

Abdulkadir AKDEMİR

21:00 - 2009-11-21 - yorum {yok} - yorum yaz


SUSUN! SÖYLÜYORUM...

 

 

SUSUN! SÖYLÜYORUM…

 

 

I

 

Yırtık ve karanlık adamlar dolanmıştı gecenin boynuna

Sarıp yılan gibi fitilini ateşliyordular kısırlığın

Sekteye uğrayan ağır yıkımlarla keyif ehli

Uyanmamak üzere yatıyordu pusuya

Kapsüllere sığmayan dargınlığı alaya alıyordular

Kulak tırmalayan yırtık güfteleriyle

 

II

 

Kaçkın seremoniler, farazi serenatlar

Fark etmiyordu içimden geçen uzun ceketli rüzgârı

Fare deliklerini tıkıyordular bir ara

Kaçacak yer bulamasın diye şakağından vurulan insanlar

Kulağımızı çekip korku fısıldayan soğuk rüzgârı

Öpüyorduk karabasan işaret verdiği zaman

 

III

 

Toprağa serilen kartonlar, çekildiğimiz kuytu

Yetmiyordu derin uykumuzu ısıtmaya

Soğuktu beynimize saplanan zira

 

IV

 

Tane tane tangırdayan başlıksız paralar, kaba, huysuz

Tabelalarında yönümüzü kaybettiğimiz şehirler

Babadan kalma genetik bir sancıyı yaşamak gibiydiler

Eskiydiler. Nefesime dar geliyordu artık gökyüzü

Çünkü her metrekareye bir kuş düşüyordu

Yapayalnızdık

 

V

 

Bu cenaze öldüğümden değil yola düştüğümdendi

Kaybettiğimiz yolun dilsiz tarifçisi ardından güç bela gidiyorduk

Oysa ne tarafa dönsek arkamızda kalıyordu dünya

 

 

"bizim mahalle" edebiyat, sanat, düşünce gazetesi sayı:1

Abdulkadir AKDEMİR


21:41 - 2009-11-19 - yorum {yok} - yorum yaz


Bizim Mahalle'den Bir Yazı

      MUSTAFA CELEP’İN DÜNYA “ÇIKARTMA”SI ADINA BİR SESLENİŞ

 

                   “Bu inadına direnişim beni güçlü kıl Tanrım

                     Güvendiğim bir şey değildir aklım”

 

                   Bu yazıda şairin “Ateş Bandosu” isimli ilk kitabındaki tüm şiirlere değinmeyip ilk şiiri “Çıkartma” üzerinden genel kanımızı kısaca aktarmaya çalışacağız.

 

                   Mustafa Celep şiirini yaşayarak yazıyor. İlk kitabının bu ilk şiirinde bu “benim” diyor adeta. Bir çarpık düzenin, yalpalayan gidişatına sağlam bir karşı çıkışın seslerini ulaştırıyor bize şair. Sırtını yasladığı makamlar üstü kudretten ilham alarak doğru ve haklı davayı üstlenmiştir. Kendisinin fazlaca sahiplendiği bir sözle ifade etmeye çalışırsak; hayatın tam ortasında kendisiyle “cebelleşen” eşrefi mahlûkat ile yüz yüze kalmaktayız bu şiirler toplamında.

 

                   Çağdaş zamanların kalemli ve yahut “uçan ayakkabılı” savaşçılarının siluetleri mısra başlarında, sayfa aralarında gözlerimize istikamet çizer gibidir.  Celep “ kendini kaybedip tekrar bulanın” kavgasını vermektedir. “Tanrı”dan istediklerini ne olduysa işte tüm bunlar yüzünden diyerek belgelendirmektedir. Evet, bunu da birçok örneğin yardımıyla yapmaktadır. “Cürmün kıskacından uzak tut, zehrinden zehrinden hayatın” mısrasından sonra “cebelleştiği”  onca “dinmeyen yarayı” dillendirecektir.

 

                   “Beni dünyadan uzak tut, aydınlansın yüzüm bildiğim bir şeydir bu

                     Bu kan çarşıları, bu kısrak tekmeleyip durur topuklarımı

                     Bu yaşadıklarım, bu kireç rengi alnım, bu kavgam

                    

                     Bu ihanetler, bu suçlar, bu cezalar, bu mantık, bu mahkemeler”

 

                   Şair ölmeden önce ne yapabilirimin derdindedir ve buram buram kazanma hırsı kokmaktadır. Hıncını kelimelerden almaya kalkan bir dünya mahkumu “dünyayı konuşurken” elbette sert olacaktır.

 

                   Fakat şuna da değinelim ki Celep’in şiir dilinde önemli yeri olan tekrarlar aşırıya kaçmıştır. Sözüm ona “bu” yaklaşık 90 kere bir ismi işaret etmiştir. Bu denli örnek sıkıcılığı doğurabiliyor. Dikkatli ve gerçek bir okurun ise muazzam bir makinada arka plandaki vidaların önemini fark etmesi kaçınılmazdır. Bunu burada keselim.

 

                   Mustafa Celep’in şiirinin orta yerine oturtabileceğimiz bir şiirdir “Çıkartma”. Hitabet ve etkileyici bulunma sınırlarını zorlayan tabirlerle karşılaşmak her şiiri için kaçınılmazdır.

 

                   “Bu koca koca şehirler ortasında sıkılganlığım”

 

                   Ve yahut

 

                   “Ben buradayım dostum sense susuyorsun sarsılıyorum”

 

                   Ya da bizim mahalleye seslenen kısmıyla

 

                   “Secdelerdir beni serinleten bu solgun odalarda -otel odalarında-“

 

                   “Ben burada kara ıssız yalnızlığımla değilim

                     Değil sizin sinemalarınıza gitmek

                     Değil camekânlarınıza bakmak

                     Boştur bu dünya, değil inanmak inandıklarınıza”

 

                   Bakınız bu reddediş bize sabrın sivrilmiş, bileylenmiş hali olan “gücü” gösteriyor. Şair içindeki konuşmak isteğiyle gerçeğin savunmasını sunuyor ve çoğunlukla yalnızlıktan bahsediyor. Tabi asıl yalnızlığın “Tanrı” ile birlikte olma manasına geldiğini bilerek yapıyor bunu. “Işık ışık bir adam “şeyler” içinde iken maddeye sırt çevirebilmiştir.”Değil sinemalarınıza gitmek / Değil camekânlarınıza bakmak / Değil inanmak inandıklarınıza”  derken sebepler katında gerekçesini ise “Boştur bu dünya” diyerek dillendirebilmiştir. Teşhir çağının ve neon ışıklarıyla yıkanan sokakların, cilalanarak pazarlanan maddenin seli önünde bir bent girişimidir bu seyreylediğimiz.

 

                   Şahsi olarak mutluluk diyeceği ne varsa vazgeçmiştir Celep. Gülmeye, sevinmeye dair herhangi bir imgeyle karşılaşmamamızı “ölüm sonrası yas”a benzetiyoruz. Kaybedilen onca güzellik, garipliği İslam’ın, insanlığın vurdumduymazlığı ve bölük pörçük bakışlar. “Edirne’den Kars’a Sinop’tan Hatay’a böyle gelir böyle gitmez Türkiye’de”.

                  

                   Şiiri böylece gümbür gümbür okurken;

 

                   “Bu kırık cam parçaları, bu çantalar bu burukluğum

                     Bu yorgunluk, bu bıkkınlık tel örgülerden

                     Bu çaresiz kalmaklığım kendimin ortasında”

 

                   Mısraları ise okuru korkutacak bir çaresizlik sergilemektedir. Tüm söylenenler buraya kadar mıydı? Sorusuna gelip dayanmış gibi görünürken;

 

                   “Taşmak üzereyimdir bir taşkınlık çıkarmak ırmağın akışında”

 

                   Mısrasıyla kökleriyle tutunmuş bulunduğu gerçeği daha sıkı tutup kaldırmıştır.

 

                   Ve ellerini açmış, tüm sesini gökyüzüne çevirmiş şekliyle “Bir adam durup / Dolgun damarlarıyla / Dünyayı konuşuyor”. Arkasından da değil hem. Yüzüne yüzüne haykırıyor neyi var neyi yoksa dünyanın. “Bu çağda sözümü sakınmayacağım” diyen şairin sağlam durma çabalarını merak ve takdir ile izlemekteyiz.

 

                   Ezcümle Mustafa Celep’te “Bu konuşmak isteği her daim serazat bir coşku olarak kalsın”. Biz de yeni ve güçlü şiirler bekleyelim savaşarak teslim aldığı kelimelerden.

 

 

      Mustafa Celep, Ateş Bandosu, Ebabil yay. 1.Baskı

 

      

       Bizim Mahalle sayı:1

       Abdulkadir AKDEMİR

22:39 - 2009-11-13 - yorum {yok} - yorum yaz


Değirmen Dergisi 19. Sayı / Yüzyılın Kitapları Seçkisi / AKKA

Kategori: Belirtilmemiş

 

Değirmen Dergisi 19. Sayı

Yeni Sayı sizleri bekliyor.

Yüzyılın Kitapları seçkisi üzerine yapılmış bir dosyayla okuyucularının

beğenisine sunulan Değirmen Dergisi'nde yaklaşık 40 kitap titiz bir incelemenin ürünü olarak hazırlandı.

 

Hasbihal

 

Kitaplar kalır, bir yüzyıldan geriye…

Kitaplar kalır, kalmaklar tükenince…

Romanlar kalır, kırık dökük hayatların ardından; şiirler kalır, tam tekmil aşkların

bittiği ufuklarda. Çocuklardan arta kalan masallar, büyüklerden hep taze hikâyeler ve

her şeyin sırrına sorular soran düşünceler kalır, bir yüzyılın ardından…

İnsandan sonra kitaplar kalır geriye.

Kimi mürekkep kokusuyla sarhoş olmuş, kimi mücellitlerin mahir ellerinde

efsunlanmış, kimi son model rotatiflerin ve tasarımların raspalarıyla şen şakrak

kitaplardı…

Herkesin bir kitabı var.

Müslümanların Kelam-ı Kadimi var, İsevilerin İncilleri ve Yahudilerin Tevrat’ı.

Herkese bir kitap verilecek işlerin en sonunda.

Çocuklar, ellerinde inanılmaz masal kitaplarıyla kendilerine en yakışan fiili- uykuyu

çağırırlar yıldızlı yastıklara.

Bir genç kızın kalbi daha çok dokunaklı macera romanlarında dalgalanır durur. Genç

oğlanlar, çizgi romanlarda kavgalar edip kalp hırsızlarının hikâyelerine dadanırlar. İş

erbabı meslek kitaplarını bırakmak istemez ellerinden. Âlimler, dizlerinde kalın

ansiklopedilerle mum ışıkları altında, uzamış saçlarını duvara çivileyerek müsaade

etmek istemezler uyku ananın bilgi babayı alt etmesine…

Bütün hayatlarının kitapla başlayıp kitapla bitmek gibi bir alışkanlığı var insanların.

İnsanlar bir yüzyıl yaşayıp gidince kitaplar kalır geriye.

Kitaplara bakıp bakıp kitaplar bırakanların kitaplarına bakmak istedik biz de.

Memleketimizin geçen yüzyılda bıraktığı kitaplara. Bakmaya bir ömrün asla kifayet

etmeyeceği o yorgun romanlar, o dargın ve mahcup seslerle bezenmiş fikir eserleri, o

küçük insanın tatlı ama bir o kadar da zor yaşamını ebedileştiren hikâyeler ve

kavganın ve sevdanın ve ebedi ruhun aşkın parıltılarını billur fanuslarda efsunlu

kelimelerle kalbimize nakşeden şiir kitapları…

Onlara bakmak istedik.

Yapmaya bir ömrün kifayet etmediği işlere bulaşmak, nakıs olmayı peşinen

kabullenmek demektir ki bu da bir nedamete sebep olmaya.

İnsan hayatındaki her şey istisnasız biçimde maziye dairdir. Sanki sadece kitap atiye

dairmiş gibi geliyor. Kitaplar, maziden atiye fırlatılmış mektuplardır; ilelebet

okunacak ve her daim makbul…

Memleketimizin geçen yüzyıldan kalan kitaplarına bakmanın, başka

memleketlerinkinden daha kolay olması elbette acıtıcı, sorumlu kafalar için. Kolay,

zira bir zamanlar bu topraklarda kitaplar bile yakıldı. Yasaklandı, yargılandı, asıldı

kitaplar da.

Ne şükür ki bütün bunlar geride kaldı. Artık kitap denen dostun önünde herhangi bir

kilitli kapı yok. Hâlbuki kitaplar da bize benzemeye başladılar. Onlar da artık bir

sektör. Onların da yeni kanunları, getto prosedürleri var. Ama olsun. Bu, geçen

yüzyıldan daha fazla kitap yazmamıza ve yayımlamamıza mani değil, olmuyor.

Demek bizler gidince, bizim yüzyılımızın kitaplarını tozlu raflardan indirip tetkik

edecek olanlar daha çok yorulacak.

Gelecek yüzyılın insanları, bizim bu yüzyılımızın kitaplarına bakarken belki bizi de

görecekler. Onları selamlayalım şimdiden.

 

Değirmen

 

 

Yirminci Asrın Tanıkları /  Ali ÖZTÜRK

12

Çöküş Döneminde Kurtuluş İdeolojisi Olarak Üç Tarzı Siyaset ve Yusuf Akçura /

Yusuf YAVUZYILMAZ

20

Bir Cumhuriyet İdeolojisi: Türkçülüğün Esasları / Hasan COŞKUN

25

Sahte Kahramanlar Devrinden Hayalî Bir Kahraman: “Efruz Bey” / İsmail AVCI

29

Bir Milletin İnkisar, İzmihlâl Ve İstiklâl Hikâyesi Ya Da Mehmet Akif’in Safahat’ı

/ Veli KARANFİL

 

Bir Ruh Sıtması; Yaban.. / Said COŞAR

 

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Melâmîlik ve Melâmîler Adlı Eseri / Adem ARIKAN

45

Edebiyat Araştırmaları Külliyatı / M. Nihat MALKOÇ

 

Bir Yetimin Romanı (Kuyucaklı Yusuf) / Ayşegül SERDAR

 

 ‘Sözler’ini Okudum, Hayatım Değişti /  Selim GÜNDÜZALP

 

 Aşk-ı Memnu /  Leyla YILDIZ

65

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unda... /  Ahmet SAKARTEPE

 

Aylak Adam ya da Ağaç Dalı Kompleksi  /  İlyas SUCU

 

Nâzım’ ın Treni /   Gürkan CANDAN

 

 “Din ve Laiklik”, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat BAŞGİL  /  Arş.Gör. Abdulvahap ÖZSOY

 

Yaşanan “Çile” /   Mukaddes KILINÇ

 

 ‘İsyan Ahlakı’ ve Modern İnsan  /  Reşit Güngör KALKAN

 

Düzenin Yabancılaşması veya Yabancıların Bize Düzen Vermesi! /   Zekeriya MENAK

 

Keşke Yalnız Bunun İçin Sevseydik Bu Şiiri: Cemal Süreya /   Abdulkadir AKDEMİR

 

Bir İmparatorluğun Kuruluş Felsefesi; Devlet Ana /  Rüstem BUDAK

 

Kadim Tarihin Bilinmeyen Yüzünde Hac Yolunda Bir Karınca: Mehmet GENÇ /  Olgun GÜNDÜZ

 

“Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti”nin İhsas Ettirdikleri ve Feta Medeniyeti Yürüyüşünün İlhamı   Sabri F.Ülgener  / Menderes DAŞKIRAN

 

“Bu Ülke”de Yaşamak ve Yazmak  / Murat SOYAK

 

Karikatür /   Osman SUROĞLU

 

Bana Oğuz Atay Cümlesi Kurabilir misin? /  Ömer ŞARLAK

 

“İnce Memed” Yaşar Kemal ve Doğa /   Murat TAŞ1

14

“İslam’ın Bugünkü Meseleleri” Üzerine Bir Derkenar /  Kibar AYAYDIN

153

Ülkemize Gelen Yabancı: Şerif MARDİN /   Musab KARAAĞAÇ

158

Erbain  /  Mehmet DOĞAN

 

Doğu ve Batı Arasında Kara Kitap  /  Murat DEMİRCİ

 

Bir “Zarif Adamı” Yazmak /   Ali ÇELİK

 

Halil İnalcık ve Eseri: Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600) /  Abdurrahim TUFANTOZ

 

Kıbrıs’ta “Yaseminler Tüter mi, Hâlâ?” /   Süreyya DALKA

 

“Bu Ülke”nin Sosyologu  /  Sinan MALKOÇ

209

Şehrin Aynaları: Şehirlere Ayna Olmak mı, Aynalar Şehrinde Olmak mı? /  Asiye YÜCEL

 

Paradigmanın İflası’na Dair  /  Mustafa AKMAN

 

Evet’ Bu Böyledir… /  Kemalettin BAL

 

Turgut Uyar’ın “Büyük Saat”i  /  M.Nihat MALKOÇ

 

Değirmenden Mektup Var / /  Mehmet DOĞAN

 

 

Şiirler

Bambuların Dansı /   Müştehir KARAKAYA

 

 Çapkın Dua /   Mehmet DOĞAN

 

Yakılmış Mektuplar… /   Ziya Paşa AKYÜREK

 

Gözleri  /  Özer BURGAZ

 

İletişim:

0505 647 03 25

www.degirmendergi.com

degirmendergi@gmail.com

Seçkin Kitapçılar ve NT kitabevlerinde

 

Abone: yıllık(4 SAYI) 20 TL

hesap bilgileri:

posta çeki 533 94 08 Rüstem Budak adına

Yapı Kredi Bankası Adapazarı şubesi 712 63 082 Rüstem Budak adına

 

 

 


20:38 - 2009-11-13 - yorum {yok} - yorum yaz


SÖZ / AKKA



SÖZ

 

Bizim bahçemizde dört mevsim sert rüzgârlar eserdi

Yazın çatlaklığı kadar sert rüzgârlar

Kavak ağaçları sallanırdı, düşen her yaprakla sallanırdı

Saçımdan bir telin daha kopup gittiğini fark ederdim

Ve yaprakların yığıldığı tümseğin altında kalan

Hep bendim

 

Dedim ya rüzgârlar çok sert eserdi kavak ağaçlarıyla çevrili bahçemizde. Daha olmamış kuşların firarına göz yumardı bu rüzgârlar. Yağmur gibi yağardılar üstümüze, ölüm haberleri gibi düştüğü yeri yakarak üstelik. Ölümü ilkin orada tanıdım. Teneşiri üç beş keskin diş olan uzun bıyıklı ölümü. Şimdiden söyleyeyim. Bu hikâye biraz kanlı. Kan görmeye dayanamıyorsanız kulaklarınızı kapatarak dinlemelisiniz beni. Ne kadar büyüdüysem olmadı ben de dayanamıyorum acıya bu denli. Anlattıktan sonra sileceğim kelimeler sunacağım şimdi size. Susamam yoksa kıpkırmızı kesilir dudaklarım.

 

Kavak ağaçları bir işe yaramamaları ile meşhurdurlar. Yalnız, bu sefer için farklı bir şeyler vardı. Yeni bir başlangıcın özüne dikilmiş ağaçlardı etrafımızda bulunanlar. Bu ağaçların toprağa bağı güçlü olmasa da gökyüzüne ulaşma arzuları o denli büyüktü. Öyle ki kavak ağaçları sağa sola çatallanmadan, tüm güçleriyle yukarıya doğru uzamaya çalışıyordular. Cevabı bilen öğrenciler gibi ısrarla yükseliyordular rüzgârları hesap etmeden.

 

- “ Babacığım kavaklar bir işe yaramıyorsa neden diktin ki bu kadar ağacı bahçenin etrafına?”

 

- “ Anlayana, kararlılığı ve dik durmayı öğrettikleri için”

 

Desteksiz, dalsız budaksız nereye kadar dik durulabilirdi. Hem kuşlar yüksekliğine aldanıp ince ince dallara yuva yapıyorlardı ve yalnızca bizim bahçeye özgü olan o sert rüzgârlarla daha kanatlanmadan ölen yavruların minik çıtırtılarını duymak zorunda kalıyordum. İçim gidiyordu. Kimse bilmiyordu.

 

-“ O kuşlar yalnızca ölüyor ve aldanmalarının cezasını böyle ödüyorlar. Peki, insan için ölmek bir ceza mıdır? Hayır, tabiî ki değildir. Asıl ceza bilmediğimiz zamanda ve bilmediğimiz bir yerde verilecektir. Aldanmanın cezası ölüm olamaz ki. Ölümün dahi basit kalacağı yerdeyiz. Sonsuzluk için yeniden ayağa kaldırılacağımız müjdeleniyor hak edenlere. Ölüm ceza olsaydı kim razı olmazdı ki bu cezaya, kim razı olmazdı ki…”

 

 “ Yani kuşlar için endişelenmene gerek yok oğlum. Canlı bulduklarımızı yuvalarına koymaya çalışırız ama sende diğerleri için üzülmemeye çalışmalısın. Bak sana ne diyeceğim. Bu kavak ağaçları da bir gün yanıltabilir seni. Aklından çıkarma bunu.”

 

Ağaçlar büyüyordu, kuşlar ölüyordu ve kuşlar ölüyordu ağaçlar büyürken. Rüzgâr ne zaman bahçede volta atsa, yaprak gibi dökülüyordu kuşlar. Aşağıda ben bir mezar bekçisi. Tutamadıklarımda toprağın kemik sesleri. Ve kavak ağaçları beni hiçbir gün yanıltmıyorlardı.

 

-“ Evlat, tutunamayanlar en güçsüz olanlarımızdır. Ve biz rüzgârın nerede, ne zaman eseceğini bilemeyiz. O nedenle zamanı geldiğinde tutunabilmek için rüzgâra karşı nasıl yürünmesi gerektiğini de öğrenmeliyiz.

 

Ama ölüyordu kuşlar. Hem miniciktiler. Bahçemizde gece gündüz ölüm seramonisi. Söz dinletemiyordum bu ağaçlara. Ne kadar bırakmayın ki ölmesinler desem de yine bildiklerini okuyordular. Tanısınlar beni dedim. Ne kadar üzülüyorsam o kadar da sinirleniyordum bu kayıtsızlığa. “Kayıtsız kaldığınız her gün için acımla acıtacağım canınızı” dedim, dinletemedim yinede.

 

-“ Adımızı bir şeylerin altına düşüyorsak, bunlar bir gün gelip de keşke diyerek silme ihtiyacı duymayacağımız şeyler olmalıdırlar. Zararın neresinden dönersen dön kâr adına sana kalan pek bir şey yoktur aslında. Kalan gidenin bir parçasıdır ve giden de senin. Her halükarda zararın büyüktür. Bunu böyle bilmelisin.”

 

Bu ağaçların kazımaya elverişli, geniş gövdeleri vardı. Ne de olsa yirmi yıllık maziye yaslanıyorlardı. Kazıyordum yazmayı yeni söken çocuk edasıyla. Verdiğim acıdan da zevk alarak yazıyordum.” İşe yaramaz ağaçlar ve ismimin baş harfleri”. Fakat yine de dinmiyordu rüzgâr, her güne ölüm haberleri. Kafataslarıyla içtiğim tatsız haberler geliyordu.

 

Mevcut azalmıyordu aslında

Doğal döngüydü sadece devam eden

Doğan ölüyordu

Ölen doğacaktı

Babam ölecekti

Giden dönmeyecekti

 

Her yanıma kuşlar düşüyordu. Kuşlar üşüyordu ben titriyordum. Babam susuyordu ben küsüyordum. Kavaklardan bir kaçını kesmeye geldiler. Babamın ölmeden önce vasiyetiymiş. Belli uzunluklarda kesip düzenliyorlardı. Öcümü bu korkunç testere alıyor gibiydi. Aslında içim acıyordu bir taraftan. Babamdan bir tek onlar kalmıştı. Onlarda gidiyordu.

 

Bir yol ki bitmeyecek sanki. Her gün yürüdüğüm bu yol ne kadar da uzunmuş meğerse. İki ölü taşıyorum. Biri omzumun üstünde biri ise tenime asılmış. Ağırım anlayacağınız ağrılarım kadar. Varıyoruz. Beyaz bir bulut çıkarıyorlar dört köşeli viraneden. Ve karanlık çukura indiriyorlar. Dayanamıyorum.

 

Bahçede rüzgârın kanadından kırıp düzeltilen ağaçları tek tek diziyorlar babamın üstüne. İçerde gök gürültüsüyle bir sağanak başlıyor. Damlalar içime ağaçlar karanlığa diziliyorlar. Toprakla kapanmadan önce ağaçlardan birinin üzerindeki yazı dikiliyor gözüme. “İşe yaramaz ağaçlar ve ismimin baş harfleri”. Gözümü toprakla dolduruyorlar. Suskunluğa gömülüyorum…

 

Ağaçlar kesildikleri yerden eşkin verdiler

Eskiden bihaber, köhnemişlik sindi her yere

Çocuklar fark etmiyor bunu biliyorum

Bahçemizdeki o sert rüzgârlar da yerini

Koca bir boşluğa bıraktı

Ölümün o çılgın seslerini

Artık ben çıkarıyorum

 

-“ Bu hikâye çok eski zamanlardan beri anlatılır. Anlıyorsun değil mi oğlum kavaklar da bir gün işe yarayacaktır. Bu kesilmiş kavakların eşkinlerini de bir gün benim için kullanacaksınız. Aklından çıkarma bunu.

 

-“ Tamam, baba söz. Ne olur üzülme. Yine dolmasın gözlerin”

 



Yankı edebiyat dergisi sayı:2

ABDULKADİR AKDEMİR


00:04 - 2009-10-29 - yorum {3} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Hakkımda
Şiir ne zaman varlık ve yokluk meselelerine girerse o zaman sözün hakkını veren hatipler doğacaktır. Biz ki yaşamak hususunda bu güne kadar hiç olmadığı kadar acemiyiz. /... Saçlarımız hep aynı dökülürdü ey insanlar / Sert bir gölgeye çarpar sendelerdik / Aldandığımız kadınlar her köşe başında / Et dilenirdi / Nerden bilebilirdik / /... iletişim: edebiyatdeposu(at)hotmail.com
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Kategoriler
Son Yazılar
- KEŞKE YALNIZ BUNUN İÇİN SEVSEYDİK BU ŞİİRİ: CEMAL SÜREYA / AkkA
- ŞEHRENGİZ DERGİSİ SAYI:3 / İZ / AKKA
- The World Was Like a Boring Short Film* / BİZİM MAHALLE / AKKA
- SUSUN! SÖYLÜYORUM...
- Bizim Mahalle'den Bir Yazı
- Değirmen Dergisi 19. Sayı / Yüzyılın Kitapları Seçkisi / AKKA
- SÖZ / AKKA
- While My Footsteps Were Weeping to Pudding Stones* / AKKA
- Yediiklim DERGİSİ 234 / Yorgun Tapınağın Yeşil Yağmurdaki Halidi
- YAR-I GECE
- Şehrengiz Dergisi 2. Sayısını Çıkardı
- KALK GİDELİM
- Değirmen Dergisi 18 / AKKA
- Artık Gözlerinde Bir Başkasıyım
- dinlEMEK LAZIM her şeyden önce