HER HÜZÜNDE NİCE ZAFER BESLERİZ / BU BİR TARZ MESELESİ

müzik dinle video izle

KEŞKE YALNIZ BUNUN İÇİN SEVSEYDİK BU ŞİİRİ: CEMAL SÜREYA / AkkA

 

KEŞKE YALNIZ BUNUN İÇİN SEVSEYDİK BU ŞİİRİ: CEMAL SÜREYA ŞİİRİNİ KISA BİR OKUMA DENEMESİ

 

“İlkokulda ben adımdan, soyadımdan, okulumdan, mahallemizin adından, sokağımızın adından utanırdım. Düşünün: adım Cemalettin, soyadım Seber( ki anlamı yok, herkes yanlış anlıyor); Pürtelaş mahallesinde oturuyoruz, sokağımızın adı da Tavukuçmaz… Okulum da ahşap bir yapı; A, B, C diye şubeleri olmayan çok küçük bir okul. Pürtelaş’ın anlamını da bilmiyorum. Tabi yıllar sonra anladım gerçeği: O adlar (benim kendi adım dışında) ne güzel adlarmış! Ben o sıralar 8-10 yaşlarındayım…”. Cemal Süreya’nın bu sözlerini okuduktan sonra onu ve şiirini anlamak bakımından ne var ne yoksa baştan almak gerektiğini anladım. Tabi ki hayat hikâyesi olmazsa olmazıdır tek kişilik tanışmanın. Şair, hayatın üzerinde oluşturduğu derin çizikler ve hasar ile doğar. “Sevda sözlerini” elimize alıp bu hayat hikâyesine uzaktan bir siluet misali bakmayı deneyeceğiz.

 

Şiir denince farklı sesler duymak her daim olasıdır. Şöyle diyelim. Neruda’ya göre ay ışığı, hüzünlü kuğu, sevgilim, hiç kuşkusuz şiirin en asli ve önemli unsurlarıdır ve fakat Mayakovsky’ye dönerse yüzümüz, şair, yazdığı şiirin işlevini “bir devrim yazarı olarak var olma, devrim için var olma, kavgadan uzak kalmama hakkımı savunarak, savaşa koyulma” şeklinde açıklar ve yine şiirin amacı “ozanın kıvırcık bir koyun gibi gezinen, lirik ve sevdalı temaları meleyen biri olmadığını göstermektir” der. Bundan dolayıdır ki şiir için tam manasıyla nesnel bir görüş belirtmek imkânsız gibidir. Yazının temeline bir görüş almadan Süreya şiirinin bizde uyandırdıklarını seslendirelim.

 

“Sevda sözleri” büyük bir ağaç. Üvercinka, Göçebe, Beni öp sonra doğur beni, Uçurumda açan, Sıcak nal, Güz bitiği, Kalanlar toplamında bir şiir denizi. Evet, Süreya’dan bize kalanlar. İlk şiiri “Şarkısı-beyaz”ı Mülkiye dergisinde yayımlayan Süreya ilk kitabı “Üvercinka” ile şiire sağlam bir giriş yapmış ve ismi bu kitapla anılır olmuştur. “Adının bir harfini atan” Cemal Süreya şiirini konuşabilmek için imge konusunda da bir düşünce sahibi olmamız gerektiğini düşünüyorum. İmge, şiir muhatabının aslen bilip tecrübe ettiğini sair zamanlarda hatırlatıp, sancılı hislerin doğmasına neden olan -olabilecek- sözlerdir. Şairin de farklılığı ve çarpıcılığı birçok gereğin önüne almasıdır diye düşünüyorum. Buna en iyi cevabı şairin en büyük mahsulü -sevda sözleri- cevap verecektir deyip şiirlere geçelim.

 

Bu şiirleri okurken imgelerin yeterince karmaşık fakat bir o kadar ustaca kullanıldığını görürüz. Şairin her şiirine başyapıt gözüyle bakamayacağımız gibi okur da algı düzeyi ve şiir zevkine göre değer biçecektir imgeye ve şiire. Şiirin izinden yürüyerek karşımıza çıkanları şu mısralarla vermek uygun görünüyor. Adam adlı şiirinde “Adam yıldızlara basa basa yürüdü / Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı” der Süreya. Okuyanı dumura uğratacak, şaşırtacak, her okuyanın farklı bir mana çıkarabileceği ve çoğu insanı etkileyebilecek sözler, çağrışımlar çağrışımlar… Okuyanın gözünde canlanma ihtimali çok yüksek olan birçok fotoğraf vücut bulacaktır bu dizelerin ertesinde.

 

Bir sonraki şiiri aşkta ise “Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git. / Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler / Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin” der usulca. Şair aşkı doyasıya yazar. Kadına, ikinin ikincisine derinden sevdalıdır. Sevda Sözlerinde teklik ve yalnızlık değil de her daim iki kişilik yazılmışlık izlenimi verilmektedir. “Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti / Çünkü iki kişiydik” Dalga şiirinde “Ben ömrümde aşk nedir bilmedim / Süheyla’yı saymazsak ha ha ha” Süreya’nın şiirinde ikinin, çiftin büyük yeri var. Evet, bölüşmek başlı başına bir değerdir. Yalnızlığı da sevmeyecektir, bazen, aşırıya kaçan ciddiyeti de. Yeri gelecek bir güvercinin uçuşunu bölüşecektir yeri gelecek gökyüzünü…

 

Özdemir İnce’nin şiir ve gerçeklik kitabında söze dair hayli ilgi çekici bir hikâye vardır. Kör bir dilencinin boynundaki tabelaya “doğuştan kör” yazısı yerine “bahar geliyor, ama ben yine göremeyeceğim” yazıldıktan sonra onu görenlerde daha fazla etki bıraktığı anlatılmaktadır. Dilenciye yapılan yardım 6-7 kat artmıştır. Ardından Roger Caillois’nin “sanırım söz sanatının, dolayısıyla şiirin başlangıcının kaynağı buradadır” tespitine yer verilmiştir. Şiir söyledikleri kadar vardır. İkinci Yeni’nin temelinde de zannediyorum bu daha fazla ve etkili söyleme isteği yatmaktadır.

 

Şairi, şiirin kılcal damarlarında dolaşırken görürüz. İmgelerin de yardımıyla şiiri bize görünür kılar şair. Bunalım takıntısı olmasa da yeri geldiğinde kelimeleriyle okuyucuyu köşeye sıkıştırır ve sorar “Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”

 

Şiir adlı şiirinin “Ama İstanbullar kadınlar denizyıldızları / Hepsi hepsi geminin altında / Şişeler de orada çuvalın üstünde / Elimle koymuş gibi biliyorum” dizeleriyle anlaşılmazlığın sınırlarını zorlar şair. Bunu söylerken en başta söylediğim söze dönmek istiyorum. Şair çağının tanığı olduğu müddetçe, yani gözlerini yummadıkça, yaşadıklarını yazar. Biz onu ne kadar tanıyorsak o kadar anlar, anlaşılır kılarız. “Bizi bir kamyona doldurdular / Tüfekli iki erin nezaretinde / Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular / Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar / Tarih öncesi köpekler havlıyordu”. Derken şair yaşadığı sürgünü ve tarih öncesi köpeklerin havlamasını nasıl unutmadıysa, Süreya’yı tanıyan okuyucuya o denli etkileyici, görünür kılar. Diğer türlü pek de bir şey ifade etmeyecektir. Bunların yanında Süreya şiirinin vazgeçilmezi farklı kelimelerden de örnekler verelim. “Gözleri göz değil gözistan”, “gülüm-mera”, “kahin-klin” gibi kullanımlar ortalama şiir okuyucusuna mana olarak sessiz kalacaktır.

 

Cemal Süreya’nın şiiri dünyaya bakan, dünyevi hazlarla yoğrulmuş, bu bakış ile içli dışlı olmuş bir şiirdir. Erotizm Süreya’nın sağ koludur fakat “Sevda Sözleri” erotik şiirler toplamıdır dersek herhalde haksızlık etmiş oluruz. Güzelleme adlı şiirinde “Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur / Ne günah işlediysek yarı yarıya” der. Bunun yanında şiir başka açılardan da bize, soracağımız sorulara ses verir. “Romantik Politik” diyebileceğimiz şiirler de yazmıştır Süreya Bu tabirin içi açılıp doldurulmalıdır tabi fakat ben burada örnek olacağını düşündüğüm bir şiiri işaret edip işin içinden sıyrılmayı düşünüyorum. “Onlar İçin Minibüs Şarkısı” bu bağlamda okunabilir. Sevda Sözleri”nin erotik şiirler toplamıdır dememizin haksızlık olacağını adeta haykırır bu şiir.

 

“Pat pat pat diye gülerler bir motosiklet neşesiyle / Ama zariftirler de bir bisiklet kazasında ölmeyi akıl edecek kadar / patatesin ağaçtan mı koparıldığını tartışacak kadar naiftirler de / Hakçası bilmedikleri yoktur, bütün balık adlarını bilirler bir kere /…/ Kadındırlar nişanlıları kendilerine ada falan armağan ederler / Dardırlar da, söz aramızda, çekecek kullanarak işlemde bulunmak gerekir /…/ Ulusçudurlar bunun kanıtı olarak viskiyi kâseyle içerler / Ama batılıdırlar da lahmacuna havyar sürecek kadar…” Evet, onlar. Biz, şairin deyimiyle onların kim olduğunu bilmememize rağmen zannediyorum şiiri okuyunca bir özne bulmakta güçlük çekmeyeceğizdir.

 

Fakat biz şiirlerin genel havası içerisinde çoğu kez Süreya’yı Edip Cansever’in “erguvan imparatorluğunda” sevda sözleri fısıldar bir halde duman altı kelimelerle uğraştığını görür gibi oluruz. Bu durum ise şaire hayli yakışır. İçinde bulunulan dönem de bu “kendi kendinelik” durumunu dolaylı olarak zorunlu kılmış ve belki de teşvik etmiştir. Bu durum dönemin düşünen insanlarında geniş çapta, yön değiştirme yoluyla büyük kırılmalara neden olmuştur. Zira büyük şairler silsilesinin devamı için bu tür etkiler, büyük kırılmalar gereklidir. Bundan ötürüdür ki biz Süreya’yı büyük şairler zincirini oluşturan sağlam halkalardan biri saymakta bir beis görmemekteyiz.

 

“Yarım kafiyenin hatırı için” de zannediyorum yapamayacağı şey yoktur şairin. Süveyş şiirinde “Dengesini uzun bıyıklarına bağlı yürürken / Son derece ince bir kadın yüzünden sallantılı” diyerek sanki kendinden bir kesinti sunmaktadır okuyucuya.

 

Cellât havası şiirinde iyice ezbere alınmış bir gerçeği yaşar gibi söyler “Ey idama hükümlü yurttaş / Altından çekilince iskemle/ İdare edebilirsen soluğunu / Yaşarsın kısa da olsa bir süre”. O nedenle “İçlenmek sanatında da bir o kadar ustadır”. Bunca şey yazdıktan sonra da “Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek” der.

 

Banko şiirinde “Tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu” diyor fakat “sigarayı bırakanın şiiri”nde sigara içmemek birinci işim deyip kestirip atıyor. Sigarayı bırakmış olması inanması güç bir söz olur. Aynen “Yazmam daha aşk şiiri”nde dediği gibi. Buna rağmen “Biz tutup sigarayı güzelce ona tamamlıyoruz”.

 

Türkçeye hassasiyetini bildiğimiz Süreya, Yunus ile Türkçe’nin süt dişleri arasında bağ da kurmuştur. Birçok şair ve arkadaşı için dillendirdiği kalemin Yunus Emre’den de bahsetmesi bu hassasiyetin derecesi hakkında bir fikir verebilir. Şairimizin diğer isimler için yazdığı şiirler de başka bir yazının konusu olsun.

           

Evet, biz Cemal Süreya’nın şiirinin üstündeki kaymağı yerimiz nispetince kabaca sıyırmaya çalıştık. Üstünde konuşamasak da sizler için birkaç dizeye daha dikkat çekelim.

 

“ölümü hiç düşünmedim”

“iki alev gibi yürüdük sokaklarda”

“Alınyazımın tek okunaklı yeri”

“Bakarsın dün en güvendiğin kişi / karşı tarafın şahidi olmuş / işte acıdır bu da / ölümden de korkusundan da”.

 

Marx’ın sorusuna gelelim son olarak. “Neden bazı şiirler günün birinde sönüyor da bazıları yüzyıllar boyunca ışıklarını iletmeye devam ediyor? Tabi bu sorunun cevabını burada aramaya kalkmayacağız. Zira birkaç kısa izah ile de işin içinden çıkamayız. Bu unutulma meselesini ikinci yeni ve Süreya bağlamında ele alırsak, ikinci yeni her daim “müstakil şiirler toplamı” olarak değil de olağanı silkeleyen, baş kaldıran, farklılık getiren bir akım olarak yaşayacak ve hatırlanacaktır. Meydanlara, yüreklere, dillere inmeyen şiirin asırlarca boy atması hiç olmazsa çürümeden yaşaması dahi düşünülemez. Bir şiirin de ne kadar “biz” olduğunu ancak ve ancak zaman gösterecektir.

 

Kapağı kapatmadan önce kitabın sonunda bulunan “Biliyorum sana giden” şiirini okumazsanız içiniz rahat etmeyecektir. Cemal Süreya gibi biz de noktayı şöyle koyalım.

 

Ölüyorum tanrım

Bu da oldu işte.

 

Her ölüm erken ölümdür

Biliyorum tanrım

 

Ama ayrıca, aldığın şu hayat

Fena değildir..

 

Üstü kalsın..

 

Cemal Süreya bu şiiri söyledikten bir gün sonra 9 Ocakta bu dünyaya esaslı bir şiir bırakarak ölümü tatmıştır. “Sonrası iyilik güzellik”…

 

 

1.Ece Ayhan, Şiirin Altın Çağı, YKY, Nisan 1993

2.Cemal Süreya, Sevda Sözleri, YKY, Şubat 2009

3.Özdemir İnce, Şiir ve Gerçeklik, Türkiye İş Bank Kültür Yay. , Ekim 2001

4.Mehmet H. Doğan, Çağının Tanığı Olmak, YKY, 1.Baskı

5.Derleme, Saf Şiir Yoktur, Broy Yay. , 3.Baskı

 

 

 

 değirmen dergisi sayı:19

Abdulkadir AKDEMİR


 

21:22 - 2009-11-21 - yorum {0} - yorum yaz


SÖZ / AKKA



SÖZ

 

Bizim bahçemizde dört mevsim sert rüzgârlar eserdi

Yazın çatlaklığı kadar sert rüzgârlar

Kavak ağaçları sallanırdı, düşen her yaprakla sallanırdı

Saçımdan bir telin daha kopup gittiğini fark ederdim

Ve yaprakların yığıldığı tümseğin altında kalan

Hep bendim

 

Dedim ya rüzgârlar çok sert eserdi kavak ağaçlarıyla çevrili bahçemizde. Daha olmamış kuşların firarına göz yumardı bu rüzgârlar. Yağmur gibi yağardılar üstümüze, ölüm haberleri gibi düştüğü yeri yakarak üstelik. Ölümü ilkin orada tanıdım. Teneşiri üç beş keskin diş olan uzun bıyıklı ölümü. Şimdiden söyleyeyim. Bu hikâye biraz kanlı. Kan görmeye dayanamıyorsanız kulaklarınızı kapatarak dinlemelisiniz beni. Ne kadar büyüdüysem olmadı ben de dayanamıyorum acıya bu denli. Anlattıktan sonra sileceğim kelimeler sunacağım şimdi size. Susamam yoksa kıpkırmızı kesilir dudaklarım.

 

Kavak ağaçları bir işe yaramamaları ile meşhurdurlar. Yalnız, bu sefer için farklı bir şeyler vardı. Yeni bir başlangıcın özüne dikilmiş ağaçlardı etrafımızda bulunanlar. Bu ağaçların toprağa bağı güçlü olmasa da gökyüzüne ulaşma arzuları o denli büyüktü. Öyle ki kavak ağaçları sağa sola çatallanmadan, tüm güçleriyle yukarıya doğru uzamaya çalışıyordular. Cevabı bilen öğrenciler gibi ısrarla yükseliyordular rüzgârları hesap etmeden.

 

- “ Babacığım kavaklar bir işe yaramıyorsa neden diktin ki bu kadar ağacı bahçenin etrafına?”

 

- “ Anlayana, kararlılığı ve dik durmayı öğrettikleri için”

 

Desteksiz, dalsız budaksız nereye kadar dik durulabilirdi. Hem kuşlar yüksekliğine aldanıp ince ince dallara yuva yapıyorlardı ve yalnızca bizim bahçeye özgü olan o sert rüzgârlarla daha kanatlanmadan ölen yavruların minik çıtırtılarını duymak zorunda kalıyordum. İçim gidiyordu. Kimse bilmiyordu.

 

-“ O kuşlar yalnızca ölüyor ve aldanmalarının cezasını böyle ödüyorlar. Peki, insan için ölmek bir ceza mıdır? Hayır, tabiî ki değildir. Asıl ceza bilmediğimiz zamanda ve bilmediğimiz bir yerde verilecektir. Aldanmanın cezası ölüm olamaz ki. Ölümün dahi basit kalacağı yerdeyiz. Sonsuzluk için yeniden ayağa kaldırılacağımız müjdeleniyor hak edenlere. Ölüm ceza olsaydı kim razı olmazdı ki bu cezaya, kim razı olmazdı ki…”

 

 “ Yani kuşlar için endişelenmene gerek yok oğlum. Canlı bulduklarımızı yuvalarına koymaya çalışırız ama sende diğerleri için üzülmemeye çalışmalısın. Bak sana ne diyeceğim. Bu kavak ağaçları da bir gün yanıltabilir seni. Aklından çıkarma bunu.”

 

Ağaçlar büyüyordu, kuşlar ölüyordu ve kuşlar ölüyordu ağaçlar büyürken. Rüzgâr ne zaman bahçede volta atsa, yaprak gibi dökülüyordu kuşlar. Aşağıda ben bir mezar bekçisi. Tutamadıklarımda toprağın kemik sesleri. Ve kavak ağaçları beni hiçbir gün yanıltmıyorlardı.

 

-“ Evlat, tutunamayanlar en güçsüz olanlarımızdır. Ve biz rüzgârın nerede, ne zaman eseceğini bilemeyiz. O nedenle zamanı geldiğinde tutunabilmek için rüzgâra karşı nasıl yürünmesi gerektiğini de öğrenmeliyiz.

 

Ama ölüyordu kuşlar. Hem miniciktiler. Bahçemizde gece gündüz ölüm seramonisi. Söz dinletemiyordum bu ağaçlara. Ne kadar bırakmayın ki ölmesinler desem de yine bildiklerini okuyordular. Tanısınlar beni dedim. Ne kadar üzülüyorsam o kadar da sinirleniyordum bu kayıtsızlığa. “Kayıtsız kaldığınız her gün için acımla acıtacağım canınızı” dedim, dinletemedim yinede.

 

-“ Adımızı bir şeylerin altına düşüyorsak, bunlar bir gün gelip de keşke diyerek silme ihtiyacı duymayacağımız şeyler olmalıdırlar. Zararın neresinden dönersen dön kâr adına sana kalan pek bir şey yoktur aslında. Kalan gidenin bir parçasıdır ve giden de senin. Her halükarda zararın büyüktür. Bunu böyle bilmelisin.”

 

Bu ağaçların kazımaya elverişli, geniş gövdeleri vardı. Ne de olsa yirmi yıllık maziye yaslanıyorlardı. Kazıyordum yazmayı yeni söken çocuk edasıyla. Verdiğim acıdan da zevk alarak yazıyordum.” İşe yaramaz ağaçlar ve ismimin baş harfleri”. Fakat yine de dinmiyordu rüzgâr, her güne ölüm haberleri. Kafataslarıyla içtiğim tatsız haberler geliyordu.

 

Mevcut azalmıyordu aslında

Doğal döngüydü sadece devam eden

Doğan ölüyordu

Ölen doğacaktı

Babam ölecekti

Giden dönmeyecekti

 

Her yanıma kuşlar düşüyordu. Kuşlar üşüyordu ben titriyordum. Babam susuyordu ben küsüyordum. Kavaklardan bir kaçını kesmeye geldiler. Babamın ölmeden önce vasiyetiymiş. Belli uzunluklarda kesip düzenliyorlardı. Öcümü bu korkunç testere alıyor gibiydi. Aslında içim acıyordu bir taraftan. Babamdan bir tek onlar kalmıştı. Onlarda gidiyordu.

 

Bir yol ki bitmeyecek sanki. Her gün yürüdüğüm bu yol ne kadar da uzunmuş meğerse. İki ölü taşıyorum. Biri omzumun üstünde biri ise tenime asılmış. Ağırım anlayacağınız ağrılarım kadar. Varıyoruz. Beyaz bir bulut çıkarıyorlar dört köşeli viraneden. Ve karanlık çukura indiriyorlar. Dayanamıyorum.

 

Bahçede rüzgârın kanadından kırıp düzeltilen ağaçları tek tek diziyorlar babamın üstüne. İçerde gök gürültüsüyle bir sağanak başlıyor. Damlalar içime ağaçlar karanlığa diziliyorlar. Toprakla kapanmadan önce ağaçlardan birinin üzerindeki yazı dikiliyor gözüme. “İşe yaramaz ağaçlar ve ismimin baş harfleri”. Gözümü toprakla dolduruyorlar. Suskunluğa gömülüyorum…

 

Ağaçlar kesildikleri yerden eşkin verdiler

Eskiden bihaber, köhnemişlik sindi her yere

Çocuklar fark etmiyor bunu biliyorum

Bahçemizdeki o sert rüzgârlar da yerini

Koca bir boşluğa bıraktı

Ölümün o çılgın seslerini

Artık ben çıkarıyorum

 

-“ Bu hikâye çok eski zamanlardan beri anlatılır. Anlıyorsun değil mi oğlum kavaklar da bir gün işe yarayacaktır. Bu kesilmiş kavakların eşkinlerini de bir gün benim için kullanacaksınız. Aklından çıkarma bunu.

 

-“ Tamam, baba söz. Ne olur üzülme. Yine dolmasın gözlerin”

 



Yankı edebiyat dergisi sayı:2

ABDULKADİR AKDEMİR


00:04 - 2009-10-29 - yorum {3} - yorum yaz


KALK GİDELİM



KALK GİDELİM

 

Yıldırımlar düşsün uzak şehirlere, gitmediğimiz

Yalnızlığın gürültüsüyle kıvransın yağmur

Mahvetti ve gitti demesinler arkamızdan

Buralarda gizlimiz saklımız kalmaz

Kalırsak aklımız kalmaz

Canımıza kasteden kuşlara dönelim sırtımızı

Bu hayat denen sahneden inelim

Kalk gidelim

 

Alçak ağaçlar arasından esen tatlı rüzgârlar

Rüyanın canlılığına kandık, savursanız neye yarar

Şahmeranlar* çevirmiş etrafımızı

Eski uykumuzdan kalan zakkumlu şarkıyı

Uzat bana, vakur adımlarla yürüsün dudaklarımda

Giderken selamladığımız o kumlu kıyı

Sürünerek gelen dalgalar ile

Sesimizi tekrar bize üflesin

Biz bize yeteriz

Kalk gidelim

 

Eski tadı alır mı dudaklarım, neye gülüş bu

Ölüm ipek elbisesini sürmüş tenimize

Bir ömür süründüren uzun bir yürüyüş bu

Arkamıza dönmeyelim

Bütün gün/ahlarınla sokul bana

Kalk gidelim

 

Şimdi eskilerden bahis açan kahkahalar

Yorgunuz bu vakit, gelseniz neye yarar

Ekmek kırıntıları bırakarak uzaklaşalım

Ve sen su kadar kutsal kalmalısın

Taşranın en güzel evi kadar yoksul

Dudaksız ölüler gibi vedasız

Sessiz sedasız

Gitmeliyiz

 

Kalk gidelim Sümeyra kalk gidelim

Beklentimiz kalmadı yarından, asılsız çıktı dostluklar

Yalnız bırakmayalım kendimizi buralarda

Ver elini, yaslan bana

Rüzgâra vasiyet edelim

Kalk gidelim

 

 

 

*insan başlı yılan gövdeli efsanevi bir yaratık


 Değirmen Dergisi sayı:18

Abdulkadir AKDEMİR

 

 

13:32 - 2009-07-20 - yorum {4} - yorum yaz


NALE (inleyiş)




NALE (İNLEYİŞ)

 

-Yarası teninden büyük olan çocuklara-

 

Budandı bukleli güller hayatımız heyelan

Çürüyecek olduk anlamadık hiç olduğumuzu, peh!

İnsan

Dağılmadan buharlaşsaydık keşke, hasarlı bir zaman bu

Dilsizlerin sözünü kesip dudaklarımızı yamasak en iyisi

Kasıt aranmayacağını bilsek

Evet, bu en iyisi

...
...
...
...
...
...
...
...
 

Değirmen dergisi 17

ABDULKADİR AKDEMİR


21:10 - 2009-05-01 - yorum {yok} - yorum yaz


Ölüm Iraktır / Bize




Ölüm Irak’tır (Bana)

 

Barbar sevdaların can yakan harpleri

Başı dumanlı, ölüm kokan barut serseri

Çingenem raks et, çiselemek vaktidir

Lüleleşmiş saçlarınla harla ateşi

Dağladığın gözlerimde gece belirir

 

Çöllerde çürüttüm hüznümü, kurtlansın için

Yanaklarımdan sök tek tek, adım savaştır

Bir vahaya düşür beni ve düş peşime

Obur ihtilallerimde acı suya kuraktır

Eşsesli bir hayal gelir, ölüm Iraktır

 

Hayta huylarınla haykır, hayırsız hayat

Marifet mahzenine saklıdır mana

Haykır her yanıma, cefa sarsın yakanı

Ferman da onların, dağlar da sanırım

Ölümü sızdığı yerden kaldırmak lazım

 

Ferda, çalış, didin, doğuş günüdür yarın

Kırıntılar ilikledim cümleme / nazmın

Sessizliğini çekimledim bekle gökyüzü

Dağılsın dağladığım gözlerimden sis

Niyet ettim, gülmek hakkı dudağın

 

Nuh kaydını geçmiş, silkin yağmuru

Kelimeler doğum arifesinde, bayram var bugün

Biraz hayır, biraz da şer kelam doğurdu

Hayâsızlığın tufanı zihnimde bugün

Ölüm, en güzel yanıma isim mi oldu?

 

 

Değirmen dergisi sayı:15

Abdulkadir Akdemir


20:36 - 2009-04-05 - yorum {yok} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Hakkımda
Şiir ne zaman varlık ve yokluk meselelerine girerse o zaman sözün hakkını veren hatipler doğacaktır. Biz ki yaşamak hususunda bu güne kadar hiç olmadığı kadar acemiyiz. /... Saçlarımız hep aynı dökülürdü ey insanlar / Sert bir gölgeye çarpar sendelerdik / Aldandığımız kadınlar her köşe başında / Et dilenirdi / Nerden bilebilirdik / /... iletişim: edebiyatdeposu(at)hotmail.com
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Kategoriler
Son Yazılar
- BİZİM MAHALLE EDEBİYAT, DÜŞÜNCE GAZETESİ
- FOTOROMAN
- Sesli Harflerle Üzülüyorum
- KEŞKE YALNIZ BUNUN İÇİN SEVSEYDİK BU ŞİİRİ: CEMAL SÜREYA / AkkA
- ŞEHRENGİZ DERGİSİ SAYI:3 / İZ / AKKA
- The World Was Like a Boring Short Film* / BİZİM MAHALLE / AKKA
- SUSUN! SÖYLÜYORUM...
- MUSTAFA CELEP’İN DÜNYA “ÇIKARTMA”SI ADINA BİR SESLENİŞ
- Değirmen Dergisi 19. Sayı / Yüzyılın Kitapları Seçkisi / AKKA
- SÖZ / AKKA
- While My Footsteps Were Weeping to Pudding Stones* / AKKA
- Yediiklim DERGİSİ 234 / Yorgun Tapınağın Yeşil Yağmurdaki Halidi
- YAR-I GECE
- Şehrengiz Dergisi 2. Sayısını Çıkardı
- KALK GİDELİM